Mart zamanı

İŞTE Mart'ı da yarıladık...

Nur içinde yatsın, anneannem her halde ‘Gelincik’ cigarasından derin nefes çeker ve, ‘eh sayılı günler, kuş misali gelip geçiyor’ derdi. Sonra eklerdi:

‘Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır’...

*

SAYILI olup olmadıklarını bilemiyorum, günler tabii ki kuş misali geçiyor.

Tanpınar ustanın ‘ne içindeyiz zamanın, ne dışında’ diyalektiğiyle akıyor.

Ve, ‘cüce Şubat’tan bir sonra ve ‘ayların en kahpesi’ Nisan'dan bir önce gelen Mart ezelden beri, Husum, Kırlangıç, Koz Kavuran ve daha başka bir dizi fırtınasıyla kazma kürek yaktırtıyor.

Belki çini, belki saç sobada...

*

OYSA, bazı ağaçlar şimdiden donandı. Tek tük de olsa görüyorum.

Bende, eski bir yosun kokusu ve uzak bir çiroz taamıyla bütünleşiyorlar.

O zaman, sanki başka bir yere dönecekmişim de, eski Çin şiirindeki gibi birisi bana hasretle soracakmış gibi oluyor:

‘Sıladan geliyorsunuz; / Ne var, ne yok oralarda? / Kış erikleri çiçek açmış mıydı / İpek perdeli pencere altında?’

*

SONRA, şimdi adını unuttuğum ve 2. Savaş'ta Rus cephesinden kısa Almanya iznine dönmüş askerin hikayesinin anlatıldığı Remarque romanını hatırlıyorum.

Kuşatma gecesinin zifiri karanlığında sevgililer çiçekli dallara rastlarlar ve bu vakitsiz baharın şehre düşen bombaların ısısından kaynaklandığı hükmüne varırlar.

Fakat yaklaştıklarında farkederler ki bunlar çiçek değil, bombardıman uçakların radara yakalanmamak için bıraktıkları küçük alimünyum parçalarıdır.

Sevinirler, çünkü ağaç sağlamdır ve savaşın yalanına inanmamıştır.

Üzülürler, çünkü baharın ölümle özdeşleştiği günler yaşamaktadırlar.

Her neyse, Allah vere de benim gördüğüm çiçekli ağaçlar kazasız belasız o hayat fışkıran gerçek bahara kavuşsunlar.

Beklenmedik bir dolunun veya ani bir kar kışın gazabına uğrayıp, yaza güdük ve hüzünlü girmesinler...

*

SİZ de benim gibi Mart'ın çok garip bir ay olduğunu düşünmüyor musunuz ?

Kış desek, tam değil...

Bahar desek, kabul beş gün sonra mevsim dönüşümü ama, o da tam değil...

İki arada bir derede, ne o, ne bu bir şey işte...

Ters yöndeki Eylül'le kıyaslanamaz. Zira, velev ki günlerin kısalması ve ilk serinliklerin inmesi hafiften güzü çağrıştırmaya başlasın, yine de orada yazın belirleyiciliği hüküm sürer. Mart türü bir ikileme daha vakit vardır.

Eylül kadınları hala Ağustos kadınlarıdır ve erotikaları devam eder.

Mart öyle mi ? Kedilerden bize ne, yaz gecelerinin ıslaklık pikesinden geçtim, insan cinselliklerini örtmüş ağır kış yorganı yerini henüz mevsimlik battaniyeye bile bırakmamıştır...

*

BUNLARI söylüyorum diye Mart ayından nefret ettiğimi sanmayın.

Kabul, eski takvim - yeni takvim, 31 Mart vakkasından 12 Mart darbesine geçmişten miras bir dizi kötü anımız var. Fakat sanki diğerlerinde yok mu ?

Şöyle adamakıllı bir incelesek, ölümünden felaketine, üç yüz altmış beş günün üç yüz altmış beşinde de bir araba dolusu melanet şeyle karşılaşırız.

Üstelik, kabahati aylarda, haftalarda, günlerde aramak züğürt tesellisi...

Sorumluluğu onlara yüklemekle kendimizi ancak yüzeysel olarak kandırırız.

Hem içinde, hem dışında olduğumuz zamandan kaçamayız.

*

KALDI ki, Mart her şeye rağmen yine de iyi şeylerin habercisi...

Nevruz, Nisan yağmurları, lale vakti falan derken, birden Mayıs gelecek.

İşte topu topu kırk - kırk beş günümüz kaldı. Onlar da kuş misali geçer.

Gerisi kolay. Ekim'e kadar zaten sahici yaz; sonra bakarsınız Kanlıca'nın ihtiyarlarını hatırlatmayacak pastırma yazı; aniden yeni yıl gailesi; sevinç endişe karışımı kar yağar mı sorusu ve ta gelecek Mart'a kadar idare ederiz.

Ve, Mart kapıdan baktırır, sırf kazma kürek değil, hem içinde, hem dışında olduğumuz zamanın hayat bilançolarını yaktırır.

Belki çini sobada, belki takvim yaprağında...

Hadi ULUENGİN/Hürriyet - 17 Mart 2002