Korumak 'sevgi'dir...

Küresel mirası yaşatabilmek amacıyla yasal önlemlerin yanı sıra "toplumsal bilincin" de yükseltilmesi için "eğitimden başlamak" gerektiğini sayısız konuşmanın son cümlesini oluşturuyor.

Ne var ki bu eğitimin "nasıl" ve "hangi içerikte" verilmesi gerektiği konusunda ise yeterince "derinleşilmiyor"...

Örneğin, ilköğretim çocuklarına "siyasal tarih" yerine "uygarlık ve sanat tarihi" öğretmenimizin daha yerinde olacağını söylesek bile, tek başına bunun da "kültürel mirası koruma bilincini" geliştirmede yeterli olup olmayacağını hemen hiç tartışmıyoruz...

Oysa tarihsel birikimleri "bilmek" ve "öğrenmek" başka şey (bu kuşkusuz artık olmalı), ama onların "neden korunmaları gerektiğini" düşünmek, özümsemek ve giderek bunun "bilinçli" savunucusu olmak başka şey...

Birincisi için "göstermek ve anlatmak" belki yeterli olabilir... Ancak ikincisi için o mirasta başka şeylerin de "görülebilmesine" ve başka değerlerin de "duyumsanmasına" gereksinme...

Bunun için de korumanın temelinde öncelikle "insan sevgisinin" bulunduğunu; aynı nedenle çağdaş koruma felsefesinin ve hatta hukukun temelinde "hümanizmayla" beslenen bir "rönesansın" yattığını ve giderek "aydınlanma" sürecinde yine insana ve onun "aklına", yaratıcılığına, yaşama sevincine ve duygularına saygılı bir "tarih bilinciyle" korumanın ortaya çıktığını ve gelişeceğini... eğitim programının "odağına" yerleştirmek gerekiyor...

Evet... Koruma, aslında "sevgi"dir... İnsana ve onun "insan değerlerine" sevgidir... Daha da ilerisi, insanlık tarihini aynı zamanda "uygarlıklar tarihi" yapan, "hünerli ellerin ve yaratıcı aklın" ürünlerine karşı bir saygı, bu saygıyla kökleşen bir bağlılık ve aynı bağlılıkla gelişen "sevdalanma"dır...

Nitekim, Avrupa Mimari Mirasını Koruma Sözleşmesi (1975) gibi resmi bir belgede bile, örneğin "SİT" ler tanımlanırken ne sanat tarihinden ne de mimarlık tarihinden söz edilir.

Sözleşmedeki tanım; "insan emeğiyle doğal değerlerin bütünleştiği yerler" şeklindedir...

İşte o emeğin ardında öylesine hayran olunacak bir "akıl" vardır ki "mimariyi" de doğayı yok ederek değil, onunla "bütünleşerek" yaratır... Korunması gereken de zaten bu aklın "tanıkları", yani "yaratıcılığın belleği" değil midir?

Mimarlar rölöve çıkarmayı ya da restorasyonu okulda öğrenirler, ama "koruma bilinci" için bu asla yeterli değildir...

Örneğin 1980'lere kadar bizde koruma denince sadece anıtsal yapılar ve çok özel sivil binalar akla gelirdi... Şimdiki "kentsel koruma" ya da "dokuyu yaşatma" gibi "daha duyarlı" aşamalar çok yenidir.

Nitekim korumacılıkta hâlâ "inat" edenlerimize bakıyorum, hemen tümü aynı zamanda duygu yüklü, örneğin "şiir" seven ve "hümanizmalarını yitirmemiş" arkadaşlar...

Bunun bir rastlantı olmadığına, giderek daha fazla inanıyorum.

Sözgelimi Nâzım'ın şu ünlü dizelerini, mimar olsun olmasın hemen her "duyarlı korumacıdan" dinlemişimdir:

"İki şey var ancak ölümle unutulur Anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü..."

Anamızın yüzü, zamanla değişse bile, o hep aynı yüz değil midir?.. Şehirlerimizin yüzünü durmadan "başkalaştıran" şu spekülatif ve yok edici yapılaşma ise geriye hep "yabancı bir yüz" bırakıyor... Böylesi bir vahşi değişim de "şehre karşı sevgisiz" bir toplumu yaratıyor...

Aslında Cumhuriyet dönemimizin o ilk aydınlanma coşkusuyla yüreklerini kâğıda döken hemen tüm şairlerimiz "korumanın sevgi bağlarını" şiirlerine yansıtmışlar... Bir örnek de Kemalettin Kamu'dan. Yıl, 1930'lar...

"Odamda iki kardeş
Biri dün, biri yaran;
...Ve ben aralarında
Bir köprüyüm onların..."

70 yıl önceki bu şiir, şimdiki "geçmişimiz için bir gelecek" ilkesiyle çırpınan korumacıların ortak duygularını yansıtmıyor mu?..

Oktay EKİNCİ - Cumhuriyet - 13.05.2001