Hoşça Kal Kalem


NEBİ CEYLAN

Çocukluk aşkımdın. Yazmanın, sevdiğim satırların altını çizmenin tadıydın. Kuşanıp gezdiğim silahtın, sarılıp yattığım sevgiliydin. Bilirsin. Kim derdi, bir gün ayrılacağız? Şimdi her şeyi itiraf edeceğim. Acı da olsa bunları sana anlatmalıyım.

Mahallede, Daktilo adlı bir hanım vardı anımsar mısın? Sana yiyecekmiş gibi bakardı; kendisine ilgi göstermemi beklerdi. Nereden bileceksin? sen o yıllarda gençsin, güzelsin, tığ gibisin; gözün kaşın sürmeli, giysilerin şıkır şıkır rengârenk! Kendinden eminsin! Daktilo'da surat beş karış. Sevimsiz, soğuk. Nerede sendeki can canalık! Zaten, ne ben senin üstüne gül koklayacak adamdım; ne de Daktilo, gül sayılırdı. Şimdilerde pencereden sokağı seyrediyormuş; evde kalmış, diyorlar.

Ama... Tükenmez adlı pasaklı kalemler var ya, seni onlardan biriyle aldatmıştım; anımsadıkça beni bir ter basar, hâlâ utanırım. O gün sezmiştim senin başına bir çorap örmeye niyetlendiklerini. Ne çare: Korkunun ecele faydası yokmuş. Önce hoş kokulu ağacından sıyırdılar seni. Sipsivri ve çırılçıplak bıraktılar. Sonra tutup, plastik gövdelere doldurdular seni ve arkadaşlarını, beşer onar. Diri diri gömdüler! O üstten basılan, basıldıkça kırılan hafifmeşrep yazma araçlarının içindeydiniz. Artık kalem değildiniz, ''uç'' tunuz. Kimliksiz, kişiliksiz... Kalakalmıştım.

Mahalleye bir kız gelmiş, dediler bir gün. Adı ''Computer'' müymüş, neymiş? Koca kafalı, çok bilmiş bir kız! Anasının babasının hali vakti de yerindeymiş. Hınzır, bir de hamarat, bir de cilveli... On parmağında on marifet! Gerçi, kötü huyları da yok değil! Örneğin, çok geveze. Ağzında bakla ıslanmıyor. Utanmasa ciklet çiğneyip patlatacak; ama devir, onun gibilerin... Sen zaten kuyularda vardiyalarındasın.. Ortalıkta sensizlik çın çın! İlgisiz göründüğüme bakma; o saat anladım: Bu gelen, sana kumadır! Sen sessizdin, şırdaştın! Ben anlatayım diye, bana anlatsınlar diye kaç ömür tükettin uğruma! Ağzın var dilin yoktu! Saçın yoluma süpürgeydi... Rum kızı ''Kalamos'' , kalemdi dilimde adının tadı.

Gerçi ananla baban mı, dedenle ninen mi, güya kaz tüyüyle hokkayı ekmeğinden etmişler de zavallılar kahrından ölmüş. Olan olmuş, diye aldırmayıp vurulmuştum sana. Vuruluş o vuruluş! Hep koynumda taşıdım seni. iç içeydik el eleydik, göz gözeydik... Seni sol elimden bile kıskanırdım. İpek mendil niyetine seni takıp ceketimin üst cebine, resimler çektirdim dosta düşmana karşı. Çoğu, ''görgüsüz!'' demiş arkamdan; tınmadım!

Selvi boylum, kara gözlüm, sedirağacı kokulum, çocukluk aşkım! Dükkânlar türedi buralarda, adları da bir hoş; içinde sabi sübyan gece gündüz göz göze diz dize bu kızla! Uluorta! Gözümle gördüm kaç kez. Arıma gitse de ''Zamane'' deyip geçtim. Geçtim ya, nefsim de uyanmadı değil. Dilim varmıyor söylemeye. Hani o vardiyalara gidip de artık gelmeyişin... Kapıp getirdim, üç ay oldu, o kız bizim evde. Yukarıda Allah var; on parmağında on marifet! Evde bir bereket, bir bolluk... Dilim dönmediğinden, adını değiştirdim; bilgisayar, diyorum. Artık bilmem yalandan, bilmem içten; ses çıkarmadı. Evin başköşesine geçti, kuruldu. Ne yalan söyleyeyim, gözümü gözünden ayıramaz oldum. Ben bunları yapacak adam değildim; zamana mı uydum, şeytana mı; oldu bir kez. Gençmiş, marifetliymiş, cilveliymiş, diye kanmalı mıydım? Beşer şaşarmış. Şaştım besbelli.

İnsan hem şaşar, hem alışır deseler de inanma bre Kalamos. Kolay mı sensizliğe alışmak!.. Kimde bir kalem kaş görsem, ne zaman bir kalem efendisi çıksa köşeden, iki gözüm iki çeşme. Ne senin gibi güzel kokar bu koca kafalı çok bilmiş, ne yüreğimin üstünden incecik sarılır bana. Ak ak, koca koca bakar; türlü diller konuşur da bir şey söylemez bana.

Sevdiklerini yitire yitire yaşamaya alışıyor insan; ama onları unutmaya, asla!