Biz Mevlana'ya layık değiliz!



Zülfü LİVANELİ
Sabah
19.12.2000

Bugün ölen bir insanın, 727 yıl sonra, yani 2728 yılının insanlığı tarafından saygıyla anılması nasıl bir mucizedir düşünebiliyor musunuz!

Üçüncü binyıla yaklaşan insanlığın, yüzyıllarca geriye dönüp bir faniyi kutsaması için nasıl bir beyin ve gönül gücü gerekir?

Bir insan ne yapmış olmalı ki, 727 yıl sonra hâlâ baş tacı gibi taşınsın, adı ölümsüz olsun?

Sorunun cevabını, bu mucizeyi başarmış olan büyük Mevlana'ya bakarak vermek mümkün.

Sevgiyle ulaşılmış bir mertebe bu.

Uçsuz bucaksız, sınırsız bir insan sevgisi!

Düşmanına bile anlayışla yaklaşan ulu bir hoşgörü!

Yaradılanın her kusurunu, yaradandan ötürü bağışlayabilen bir insancıllık deryası.

13'üncü yüzyıl Anadolu mucizesini Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebali, Ahi Evran'la birlikte yaratan bir yüce kişilik.

Adını anarken içimizi titreten, aynı kültüre mensub olmanın gururunu yaşatan büyük bilgemiz: Mevlana Celaleddin Rumi.

Kendisinin "vuslat" yani kavuşma olarak adlandırdığı ölüm gününden 727 yıl sonra bütün dünyanın saygıyla andığı büyük mutasavvıf ve şair.

İşte biz böyle bir insanı yangın yerine dönmüş bir Türkiye'de anıyoruz.

Demek ki aradan geçen yüzyıllar bize bir şey öğretememiş.

13'üncü yüzyılın ulu kişilikleri, bize insan sevgisi denen kavramı aktaramamışlar.

Biz bugün insancıllıktan nasibini alamamış yaratıklar olarak, ölüm üzerine oyunlar oynuyoruz.

"Gebersinler!" diyebiliyoruz.

"Yokolsunlar, kahrolsunlar!" diye haykırabiliyoruz.

Kadınları, genç kızları ölesiye coplayıp, insanın insana yaptığı zulmün en ağır örneklerini sergiliyoruz.

Göreve giden genç polisleri kurşunlayıp, insan canına kıyma denilen lanetli suçu işliyoruz.

Bizim gibi düşünmeyen insanlara yaşam hakkı tanımıyoruz.

Katilleri yüceltip, onlara saygı gösteriyoruz.

Sonra da her aralık ayında törenlerle Mevlana'yı anıp, onun ne kadar insancıl bir kişilik olduğundan sözediyoruz.

Ne yazık ki 13'üncü yüzyıl Anadolu'sunda parlayan insancıllık ışığı, yüreklerimizi aydınlatamıyor.

Ölümün ölüm, şiddetin şiddet doğurduğunu henüz kavrayamamışız.

Bugün başkasını öldüren şiddetin yarın bize yönelebileceğini anlamıyoruz.

Bu ülkeyi kırk yıldır kana bulayan intikam duygularının hiç bir şeyi çözmediği gerçeği kafamıza dank etmemiş daha.

Şiddetin her türüne karşı çıkmak gibi yalın bir ilkeyi benimseyemiyoruz.

Bu yüzden biz Mevlana'yı anmaya layık değiliz.

O belki, bu kadar nefret dolu ve ölüm çığlıkları atan insanları da bağışlayabilirdi.

Ama biz kendimizi bağışlayamayız.

Türkiye ne zaman, gerçekten ılımlı, barışsever, insan canına değer veren bir ülke olursa, Mevlana o zaman tam anlamıyla anılacak.

Şimdi yaptığımız şey; ölümseverlik çığlıklarının yükseldiği kan tutmuş bir ortamda, bir kaç biçimsel törenden ibaret!