Anılarında Çocuk

(...)Bence yüzde yüz sevgi, sevgilerin en katıksızı, bir annenin ya da anne durumda bir kadının bir bebeğe duyduğu sevgidir. Çünkü o bebeğin heniz bir kişiliği olmadığı için, bir kusuru da yoktur. Dağ selleri gibi gürül gürül akan bir aşk duyarsınız bu dünya güzeli et parçasına. Bebekler, bebek kaldıkları sürece, salt mutluluk verirler annelerine. Kırk beş yaşındayken ölen oğlum Mustafa, dört beş aylıkken, sabahları kuşlar gibi şakırdı. Odada yüzlerce kuş vardı sanki. Her sabah sevinç içinde uyanırdım.

...Ne var ki bebeklerin kendileri sevinç içinde değildirler her zaman. Ana karnından çıkar çıkmaz ağlamaya başlarlar. Bir insan yavrusunun ilk tepkisi ağlamaktır dünyaya gelince. Ama iki aylık oluncaya kadar gözyaşları yoktur. Ancak üçüncü ayda gözyaşı akar. Onları kucağınıza alıp avuturken, o gözyaşlarını içersiniz.Abuk subuk kurallar moda olmuştu bi ara.Bebekleri ikide birde kucağınıza almayacaksınız, bırakacaksınız istedikleri kadar ağlasınlar deniliyordu. Ama tümüyle fiziksel bir aşktan kaynaklanan ana-bebek ilişkisinde, annenin bedensel sıcaklığı süt kadar gereklidir bir bebeğe.

...Sıfır-beş yaş arasında bir küçük çocuğun çevresini algılaması, dünyanın en ilginç olaylarından biridir. Beş yılda, inanılmaz bir hızla herşeyi öğrenir. Altı aylık bir bebeği kucağınıza alıp bir aynanın önüne durunuz. Bir size bakar, bir aynaya. Sizi tanır, ama kendisini tanımaz. Annesinin başka bir bebeği tuttuğunu sanır, basar acı bir feryat. Aynalarda kendisini tanır daha sonraları. Kendisine baka baka komiklikler yapar.....

...Çocukların konuşmayı öğrenmeleri de inanılmaz bir olaydır.Onlarla ne kadar konuşursanız, konuşmayı o kadar çabuk öğrenirler. Annem, kızımı karşısına oturtup sürekli nutuklar attığı için, Zeynep çok erken konuşmuştu. Bebekler önce tek tek sözcükleri, sonra bunların arasındaki bağlantıları kurarlar. Bu bağlantıyı kurmadan önce konuşmaya yanaşmayan çocuklar da vardır. Örneğin oğlum Mustafa'nın geç konuşacağını sandım. Sonra bir sabah, kapının zili çaldığında, sözcükler arasında hiç duraksamadan, kararlı bir sesle "Anne, kapıyı aç, sütçü geldi" deyince, bir mucize olmuşcasına afallayıp kaldım. Bundan önce, "bu ne? bu ne" diye sorum dururdu ancak. Bir gün ona yemek yedirirken, oyalansın diye, önüne bir dergi koymuştum. Aldığım çoğu dergiler gibi bu da solcu bir dergiydi elbette. Stalin'in fotoğrafı vardır orada. Mustafa, Stalin'in ünlü bıyığını göstererek "bu ne" dedi. "Bıyık" dedim. Sonra "benim bıyığım nerde?" diye sordum. (Gerçi Ece Ayhan beni "bıyıklı kadınlar" arasına sokarak beni onurlandırdı ama, Stalin'in bıyığı yanında benimkisi solda sıfır sayılır.) Bir buçuk yaşında Mustafa annesine güvenini henüz yitirmediği için, bunu sorduğuma göre, benim de mutlaka bir bıyığımın olacağını düşündü. Yüzümü dikkatle uzun uzun inceledi. Sonra işaret parmağını cımbız değmemiş kalın kaşlarımın üstüne koyarak, "işte bıyık bu" dedi.

....Çocuklar konuşmayı öğrendikten sonra, dört beş yaşlarında gülmece duyguları da gelişmeye başlar. Bir gün, Mustafa'ya kızdım, "eşek!" dedim. Çocuk, öfkeden kıpkırmızı kesildi. Ama çok sakin bir sesle "eşek ben değilim, eşek sensin" dedi. Ona "eşek" demekle yanlış davrandığımı bildiğimden, hiç üstelemedim, sustum. Aynı gün Anadoluhisarı'na gezmeye gittik. Yılda renk renk zerzevatlarla yüklü, kır çiçekleri ve mavi boncuklarla süslü çok şirin bir seyyar manav eşeği gördük. (Böyle eşekler de vardı eskiden) Oğluma "bak ne sevimli eşek! Tıpkı sana benziyor" deyince, Mustafa "bu eşek bana da benziyor, sana da" dedi ince bir gülümsemeyle. Mustafa'nın oğlu Yunus da aynı yaşlardayken, bana kızdı, satışa çıkardı beni. Boynuna astığı küçük davuluna vura vura, bağıra çağıra, evin içinde dolandı durdu: "Satılık nene var! Gözlükleri var! Memeleri var! Hep okur, hep yazar! Yemek yapar! Süpürüp siler! Poposu var! Satılık nene var!" Sonra bana dönüp, "seni kimse satın almıyor, görüyorsun" dedi.

....Küçük çocukları, özellikle bebekleri öyle canayakın bulurum ki, küçükken tanıdığım, kucağıma aldığım biri, yetişkin olunca ne denli değişirse değişsin, hatta artık hiç de canayakın sayılmasın, küçükken sevimliliğini anımsadığımdan, ona önleyemediğim bir yakınlık duyarım gene de. Zaten bana kalırsa, annelerin çocuklarını her zaman sevmelerinin başlıca nedeni, onların küçükkenki halini unutamamalarıdır. Gelgelelim, ortada metanetle kabul edilmesi gereken acı bir gerçek var : Çocuklarımız büyüyor. Yirmi yaşında, sonra otuz yaşında, sonra kırk yaşında oluyorlar. Ve yetişkin insanlar olarak bize ne kadar ters düşerlerse düşsünler, umarsız bir aşkla onları sevmeye devam ediyoruz. Oysa hayvanlar, insanlardan çok daha akıllı bu açıdan. Kedilerin durumunu izledim : Yavruları küçükken, onları besliyorlar, koruyorlar, onların üstüne titriyorlar. Ama büyüyünce, patileriyle burnuna "pıt" diye vurup, başlarından savıyorlar. Ne çare ki, insanlar böyle "pıt" diye vuramıyorlar çocuklarının burnuna. Sonuna değin, çocuklarını koruyorlar, onların üstüne titriyorlar. Gerçekleri açıkça söylemekten korkmuyorsak (ki ödümüz kopar bundan) "ana sevgisinin" ömür boyu süren gönüllü bir kölelik olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kişiliğini hiç beğenmediğimiz bir insana duyduğumuz cinsel tutku kölelik sanılır. Oysa asıl kölelik çocuklarımıza duyduğumuz bu umarsız aşktır. Kaldı ki, cinsel tutkular , bitiverir günün birinde. Ama çocuklarımıza aşkımız hep sürüp gider. Müebbet aşka mahkümuzdur. Günün birinde af çıkacak, müebbet aşktan kurtulacağımız umudu da yoktur - kesinlikle yoktur. Bir acı gerçeği daha kabul etmemiz gerekmektedir : Annelerle babaların büyüyen çocuklarıyla ilişkisi genelde mutlu değildir. Kaç anne, kaç baba tamamiyle memnundur çocuğundan? Mutlu evlilikler kadar enderdir bu belki. Ne var ki ; sizi mutsuz eden eşinize katlanama, ondan boşanırsınız. Ama sizi aynı derecede mutsuz eden çocuğunuzdan kopmanızın yolu yoktur, hatta herkesten, kendinizden bile gizlerseniz mutsuzluğunuzu.

.... Annelerle babaların çocuklarıyla ilişkileri düpedüz mutsuz olmasa bile, bir hayli gergindir genellikle. Sert de olsanız ya da benim gibi fazlasıyla yumuşak da olsanız, kabahat hep sizdedir: Oğlum Mustafa ilkokulun son sınıfındayken karnesini öfkeyle önüme attı. "Senin paradoksların yüzünden matematikten iyi not alamadım" dedi. Henüz on bir yaşında olan paradoks sözcüğünü kullanmasından hafif bir gurur duymakla birlikte, bu suçlama beni üzdü. "Ne gibi paradokslar?" diye sordum. Mustafa açıkladı : Öteki anneler, çocuklarını iyi karne getirmeyince, onlardan hesap soruyor, onları azarlıyorlarmış. Bense, bir diploma fabrikasında çalışan biri olarak, gerçek bilginin ve gerçek kültürün, okullarla ve üniversitelerle hiçbir ilgisi olmadığını anladığımı söylüyormuşum, bir insanın bir yığın diplomayla karacahil kalabileceğini savunuyormuşum. Tanıdığım en bilgili ve en kültürlü insanlardan biri olan Abidin Dino'nun ortaokul diploması bile almadığını boyuna anlatıyormuşum. Asıl amaç, diplomalı değil, bilgili ve kültürlü olmaktır diyormuşum. Buna benzer paradokslar yapıyormuşum sabahtan akşama kadar. İşte, çok kitap okuyan Mustafa da , bu aykırı düşüncelerim yüzünden , bol bol kitap okumuş, dolayısıyla matematik dersine boş vermiş, sonuçta kötü not almış.

.... Oğlum bir daha karne getirdiğinde ciddi pozlar alıp yazı masama oturdum, okuma gözlüklerimi taktım, karneyi dikkatle inceledim. Sonra, sert yapmaya çalıştığım yapay bir sesle "oğlum, matematikten daha iyi bir not alabilirdin" dedim. Mustafa karneyi öfkeyle elimden kaptı, "Ben de seni adam sanmıştım, tıpkı öteki anneler gibisin" dedi. Yani oğluma gene yaranamamıştım; çünkü çocuklarınıza yaranabilmenizin yolu yoktur nasıl olsa (...)

Mina Urgan - Bir Dinozorun Anıları