Ö
yle görünüyor ki, son yıllarda mobilya pazarında en çok göze batan olgu pazardaki ithal - yerli çekişmesi ve yerli firmaların ithal ürünlerin kazandığı popülarite ile yarışmak için yöneldiği yöntemler oldu.
Türkiye çapında mobilya pazarında (İstanbul ve Ankara hariç tutulursa) hala yerli mobilyalar pazarın hakimi. Özellikle Anadolu piyasasında yerel imalatçılar, yerel ev ve ofis mobilyaları ihtiyacını karşılayabiliyorlar.
İstanbul, pek çok konuda olduğu gibi mobilyada da uluslararası trendi ilk yakalayan ve Türkiye pazarına yön gösteren kent ve mobilya konusunda İstanbul piyasası nispeten karmaşık.
Gümrük Birliği Anlaşması çerçevesinde gümrük fonlarının indirilmesinden bu yana, gittikçe daha hızla, yabancı üreticiler Türkiye pazarına giriyorlar. Bu firmaların belli başlı olanları her ne kadar daha önceden de piyasada varlık göstermiş olsalar da, fiyatlarda rekabet ancak anlaşma sonrasında mümkün olabildi. İlk önce uluslar arası deneyimi olan ve dünyanın pek çok ülkesine ihracat yapmakta olan büyük firmalar ve gruplar kendilerini hissettirdiler. Ardından Türkiye pazarının ithal mobilyaya açılmakta olduğunu duyan küçük firmalar akın ettiler.
Şu anda ihracat yapmayı hedefleyen ve pazarımıza girmeyi en az bir kere denenememiş olan Avrupa mobilya firmaları oldukça az.
Bu yabancı firmaların pek azı kendi sermayesi ile Türkiye’ye gelip, kendi organizasyonlarını kurmayı tercih ediyor. Çoğunun aradığı, yerli temsilcilikler kullanarak minimum yatırım ile maksimum dönüşü sağlamak. Dolayısıyla yabancı mobilya firmalarının pazarımızda sermaye ve üretim açısından fayda sağladığını iddia etmek biraz güç.
Diğer yandan yabancı mobilya firmalarının pazara girmesinden beri, yaşanmakta olan rekabetin daha iyi kalite ve daha iyi tasarım yönüne kaymakta olduğu gözlendiğinden, bu girişin hepten faydasız olduğu da söylenemez. Tabii bu yönelimde, yerli firmaların yabancı firmalar ile rekabet etmek için gösterdikleri çabanın rol oynadığının hakkını da vermek gerek.
Yerli firmalar, yabancı mobilya firmalarının pazarda kendileri açısından yarattıkları dezantavajı değişik yöntemlerle avantaja çeviriyorlar:

İlk yöntem olarak (veya ilk aşamada), firmalar kendi üretim portföylerini yabancı temsilcilikler ile destekleyerek pazardaki ithal ürün talebini karşılayabiliyorlar. Böylelikle hem eğilimlerden uzak kalmamış oluyorlar, hem de farklı - Avrupai tasarımlardan hangilerinin daha verimli olduğunu ölçebiliyorlar.
İkinci yöntem olarak (veya ikinci aşamada), firmalar ithal ürünlerden verimli bulduklarının veya beğendiklerinin benzerlerini üreterek - taklit ederek, yerli imalat fiyat seviyesinde pazara sürüyorlar. Böylece Avrupai tasarımı uygun fiyatlara satarak ithal ürünlere karşı avantaj elde etmiş oluyorlar.
Üçüncü aşamada ise - ki bu aşamaya ancak uluslar arası ticaret vizyonu olan firmalar gelebiliyor - firma ürün portföyüne özgün tasarımlar katılıyor ve bu özgün tasarımlar yurtdışına ihraç edilmeye çalışılıyor. İtiraf etmek gerekir ki, tüm Türkiye pazarında takdiri en çok hakedenler, vizyonları yerli pazarın sınırlarını aşmış, firmalarını uluslararası pazarda varlık gösteren firmalar haline getirmeyi hedefleyen sermayedarlar.
Yerli üretimin kendini koruması ve yenilemesi için gerekli teşviklerde bulunmayıp, pazarımızı doğrudan uluslararası üreticiye açan güçlere en iyi yanıtı bu firmalar veriyor kanısındayım. En büyük umudum ise, bu üreticilerin liderliğinde mobilya sektörümüzün uluslararası bir sektör haline gelmesi ve ülkemizin ithal mobilyaya para harcayan ülke konumundan, ihraç mobilya ile para kazanan ülke konumuna gelmesi.
Gönül isterdi ki, uluslararası mobilya pazarının eğilimlerini gözleyen, yerli üreticileri bu eğilimler doğrultusunda yönlendiren, teşvik eden kurumlar var olsun ve ülkemiz yalnızca uluslararası sermayenin pazarı olarak görülmeyen, yurtdışında pazar arayan güçlü firmalara sahip bir ülke olsun. Sanırım gönlümün dileği yalnızca mobilya sektörünce değil, ithal ürünlerin ani akımı karşısında korunmasız kalmış pek çok sektörce de paylaşılıyor. Ve inanıyorum ki bazı kurumların kurulması, sektörlerin desteklenmesi ve yönlendirilmesi için hiçbir zaman geç değil. Yeter ki, uzun vadeli öngörü ve planlama ihtiyacı yalnızca sektörlerde varlık mücadelesi içinde olanlarca değil, ülkemizin ekonomisini yönlendirenlerce de hissedilsin.