TOPRAK, SANAYİ ve DEPREM

Ülkemiz insanı, oldum olası, iki sözcüğün arasına sıkışmış yaşar: Biri çağrıdır bu sözcüklerin;“gel” der; öteki buyruk:“git.”

“ Gel,” diyen, çağıran genellikle kentlerdir, büyük kentler. Taşı toprağı altın bilinen, uzaktan, taa uzaktan parıltısı görünen, çekici, baştan çıkarıcı, vaatkâr kentler. İş, aş, okul, eğlence vaat eder, daha iyi yaşama umudu sunar bu kentler, bu bölgeler.

“Git,” diyen, kovan da köylerdir, kara topraktır. Artan nüfusa yeterince iş, aş olanağı sunamayan... yol, su, elektrik gibi nimetler yeterince götürülmediği için yaşanması zor köyler; giderek bölünen, bu nedenle verimi düşen, yetmezleşen, oldurmayan-ondurmayan-doyurmayan topraklar, “git” der üzerindeki insana: “Git, kendini kurtar; iş bul çalış, para kazan yaşa. Çocuğuna daha iyi bir eğitim, ailene daha iyi bir yaşam sağla. Git. Burada geçinemezsin. Yeterince ürün bekleme benden. Veremem. Versem bile, pazarda para etmez. Çoluğa, çocuğa yetmez. Git, kurtar kendini.”

Toprağın gerçekçi buyruğu, kentin -biraz da sahte- çağrısı arasında kalan ülkemiz insanı, yeni olmayan bir olguyla karşılaşır: Göç.

“Hasırın ardını, gurbet bilen” ülkemiz insanı, -doğduğu, sevdikleriyle birlikte yaşadığı yeri bu denli seven yurdumuz insanı- “gurbete çıkar.” Gurbet onun için, mihnettir, külfettir, “üç kuruşluk servet”tir; ancak, başka çare de yoktur. Gidecek, bir süre sonra, gittiği yeri “mesken tutacak”, “doyduğu yeri vatan” bilecektir.

Köylerden kentlere, ordan da büyükkentlere -bazen doğrudan köylerden büyükkentlere ve hatta yurt dışına- doğru olan bu akın, çoğunlukla sorunlar yumağının bir parçası durumuna getirir insanı. Ya da çözülmesi güç yeni sorunlar üreten: Çarpık kentleşme gibi, gecekondu olgusu gibi... Sanayinin, ticaretin belli merkezlerde toplanmasının neden olduğu ve yön verdiği bu olgu başka etkenlerle birleşince içinden çıkılmaz, katlanılamaz sorunlara yol açar: 20. yüzyılın en büyük felaketlerinden biri olan ve tüm Türk toplumuyla birlikte duyarlılığa sahip tüm insanları “derinden etkileyen” son depremler gibi...


17 Ağustos 1999’da, saat 03.02’de, merkez üssü Gölcük olan 7.4 büyüklüğünde (magnitüd olarak), yaklaşık 45-50 saniye süren, odak derinliği yaklaşık 17 km’lik bir deprem oldu: Doğu Marmara (Körfez) Depremi. Bu, 1939 Erzincan depreminden sonra Türkiye tarihinin en büyük depremidir. (26 Aralık 1939’daki 7.9 büyüklüğündeki Erzincan Depremi’nde 32.962 kişi ölmüş, 116.720 yapı yıkılmıştı.) Kuzey Anadolu Fayı’nın kuzey kolunda gerçekleşen bu deprem, Yalova-Kocaeli-Sakarya-Bolu illerinde en fazla olmak üzere İstanbul, Eskişehir, Bursa ve Zonguldak gibi çevre illerde de çok sayıda can kaybına ve hasara yol açtı:

Türkiye’yi her bakımdan “uykuda” yakalayan bu deprem, bilima-damlarının yıllardır “geliyor” dediği tehlikeye karşı ne denli hazırlıksız olduğumuzu ortaya koydu: “Oraya” “öyle” yapılmaması gereken binlerce binanın enkazı altına gömülen “binlerce can” ilkyardımdan, yetkililerden, ilgililerden önce bölgeye ulaşan yazılı ve görsel basın aracılığıyla gözlerimizin önünde “son soluklarını da tükettiler.” İlkyardımın, kurtarma ekiplerinin, görev başında yetkililerin bulunmamasının ötesinde, bölgede elektrik, telefon, su da yoktu. Ne iletişim, ne ulaşım sağlanabiliyordu.

Otoyollar, üstgeçitler çökmüş, trafik 2 gün kilitlenmişti. Yollar 6 gün sonra normale döndürülebildi. Yangınlar söndürülemedi. Özellikle petrol tanklarının alev alması sonucu bölgeyi tehdit eder boyutlara ulaşan TÜPRAŞ yangını ancak 6. günde söndürülebildi. O da, Amerika’dan gelen özel yangın söndürme uçakları sayesinde.

Bölgeye herkesten önce ulaşan sivil toplum örgütleri ve askeri birliklerin gay-retleriyle başlatılan kurtarma çalışmaları depremin “korkunç yüzünü” ortadan kal-dırmaya, yaraları sarmaya yetmedi. Çünkü, ortada, yılların ihmali, vurdumduymazlığı, rant kavgası, yanlış ekonomik ve toplumsal kararların/uygulamaların “ceseti” yatıyor-du. Bilimin işaret ettiği tehlikeye göre örgütlenmemiş yönetim, sorumluluğunun gereğini yerine getirmemiş/getirememiş meslek sahipleri/örgütleri, kamu binala-rında bile sırıtan standartsızlık... Yıkılan, ağır hasar gören yüzbinlerce mimarlık, mühendislik hizmetlerinden/denetiminden yoksun yapı arasında “kamu binaları”: Okullar, hastaneler, cezaevleri, yönetim birimleri, öğrenci yurtları, üniversite kampusları... iletişim ve enerji şebekeleri...

“Kaçak inşaat oranının %60’ın üzerinde olduğu Türkiye’de hiç değilse hastane ve itfaiye merkezlerinde, iletişim ve enerji şebekelerinde depreme dayanıklılık standartlarının uygulanması gerekmez miydi? Hele hele Türkiye nüfusunun en yoğun olduğu Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul, Bursa ve Bolu’nun, I. Derece Deprem Bölgesi olduğu biliniyorsa.

Oysa, 1992’de, 500 kişinin ölümüyle sonuçlanan Erzincan Dep-remi’nden hemen sonra depremlerin mümkün olduğunca az hasarla atlatılması konusunda önemli konular tartışılmıştı. Hastanelerin depre-me dayanıklı hale getirilmesi, bina standartları, beton kalitesi, zemin haritası, deprem yönetmeliği, projelerin ve inşaatların denetlenmesi, sivil savunma tartışılmıştı. Ama hiçbir şey değişmedi. 17 Ağustos 1999’a geldiğimizde karşılaştığımız facianın tek sorumlusu Kuzey Anadolu Fay Hattı değildi...” (56)

Devlet örgütlenmesindeki yetersizlikler, sivil toplum kuruluşlarının etkinliğini, dünyada “yalnız olmadığımızı”, “depremle yaşamayı öğrenmemiz” gerektiğini ortaya koyan 17 Ağustos Doğu Marmara Depremi’nin ardından, 12 Kasım 1999’da saat 18.57’de Bolu-Düzce merkezli bir deprem daha yaşadı ülkemiz. 7.2 büyüklüğündeki bu depremde, bir önceki depremde 30 km’lik batı bölümü (Akyazı-Gölyaka arası) kırılan Düzce Fayı’nın doğusunda kalan 43 km’lik bölümü kırıldı. Bu kez, herkes hazırlıklıydı. Başta devlet. Kısa sürede bölgeye ulaşıldı ve gerekli önlemler alındı. Baş-bakanlık Kriz Yönetim Merkezi verilerine göre, bu depremin zararı şöyle: 845 ölü, 4.948 yaralı, derhal yıkılması gereken yapı sayısı 3.395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12.939, işyeri sayısı 2.450. (57)

Doğu Marmara Depremi’nin ekonomik boyutlarına ilişkin Türk Mühendis Odaları’nın (TMMOB) yaptığı saptama “dehşet” vericidir:

“Türkiye GSMH’sinin yüzde 40’ının üretildiği deprem bölgesinin, sanayi katma değeri içindeki payı yüzde 46.7 seviyesindedir. Deprem illeri olarak Bolu, Bursa, Eskişehir, İstanbul, İzmit, Adapazarı, Yalova ve Zonguldak, Türkiye’deki toplam işyerinin yüzde 48.3’ünü, istihdamın da yüzde 47.4’ünü barındırmaktadır.

TÜPRAŞ, TÜVASAŞ, İGSAŞ, PETKİM, TZDK gibi kamu kuru-luşlarına ait tesislerde önemli hasarlar olmuş, TÜPRAŞ Rafinerisi’nde çı-kan yangın, büyük bir çevrede korkulu günler yaşatmıştır. Sabancı Holding’e ait BRİSA, KORDSA, DUSA, TOYOTASA, BEKSA ve Koç Holding’e ait FORD fabrikala-rının depremde çeşitli düzeylerde hasar gördüğü bilinmektedir. Pirelli Lastik Fabrikası başta olmak üzere ÇBS, Mannessmann, Toprak Kâğıt, Şişecam, Borusan, Gima, Pakmaya, Hyundai gibi kuruluşlarda önemli hasarlar söz konusudur. TCDD’nin Adapazarı Vagon Fabrikası hasar görmüştür.
TÜPRAŞ’ın kendi tesisi ve zincir-leme olarak etkilediği sanayi kuruluş-larının üretim kaybı ve yarattıkları katma değerden ileri gelen kayıplar şu anda tespit edilemeyecek düzey-dedir. Yalova-Karamürsel karayolu üzerinde kurulu AKSA Akrilik Kimya Sanayi A.Ş.’de deprem sonrasında toksik akrilonitrillerin bulunduğu tankların zarar görmesi nedeniyle 6500 ton akrilonitril toprağa, suya ve havaya karışmıştır.

Kaynak : Çevre İçin Kurtuluş Savaşı (Alâettin BAHÇEKAPILI)